12 Haziran 2013 Çarşamba

SA255/AS25: Çoğul Düşünce: 'Diktatör Gülen'

 “Gülen, Erdoğan'a muhalefetini abarttı. Türkiye karşıtı güçlerle neden aynı safta?”


Bizler ağır bir sorumluluk altındayız. Bizden sonraki nesillerin, insanların, özellikle müslümanların bütün vebali omuzlarımızda. Bizden öncekilerin de yükü ağırdı; fakat biz onların sessiz gölgelerde içlerinde biriktirdikleri o haklı öfkelerin, çelişkilerin, ihtilafların, kararsızlıkların hiçbirine sığınmak hakkına sahip değiliz. Çünkü biz daha başka bir yerdeyiz, daha başka bir zamandayız, daha başka seslerin hızla yayılıp gittiği, nefislerin kızgın alevlerle sarıp sarmalandığı berbat bir dönemdeyiz.
 ***
Dünya yeniden kuruluyor, ama önce yıkılacak. Yıkılıyor her gün her yer, ama nasıl yapılacak? İşte bizim sorumluluğumuz, alnımızı yakan derdimiz bu sebeple külfetli. Sabırla, sukûnetle ellerimizi uzatacak, iyiyi-kötüyü, hayrı-şerri birbirinden ayıracak ve çocuklarımıza hediye edeceğiz. Bunu yapmazsak, yanan ateşin içinde herbirimiz kavrulup gideceğiz; dünya daha fena bir yer olacak.
*** 
Bizi kurtaracak olan da ne tasavvufun yârenleri ne de kapitalizmin, liberalizmin bol parası olacak. Tasavvufun ataları Hindistan’da, Çin’de sefaletin bekçiliğini yapıyorlar zira; batı hep beraber paranın kuklası olmuş durumda. Bize Kur’an’dan başka bir kurtuluş yolu yok; ondan başka hakikatin bizi arındıracağı başka bir cevher yok. Ellerimiz duaya yönelirken, zihnimizden geçenler başka demhânelere gidemez. Aklımız oynaşta iken ayaklarımız namazgâha gidemez.
*** 
Bugün güzel memleketimizde, dinsizliğin getirdiği şirreti def etmenin yolu olarak takdim edilen tasavvuf şarkılarının, özlü sözlerinin kimseyi bir arada tutamadığını gördük. Her fikrin, her partinin dilinde palazlanan tasavvuf mottolarının yedirdiği, yedireceği et koktu. Bu babda  artık elimiz, aklımız ayarbozumuna uğradı.
*** 
Hangi haklı sözü söyleyen olursa olsun, o söz sadece sözde asılı kalıyor. Kimse sevgiden bahsederken aslında sevgiden bahsettiğinin farkında değil. Sevgi maskesinin arkasına saklanmış, öfkelerle, kavgalarla, mahalle baskılarıyla, din bezirganlığıyla ya da düşmanlığıyla dopdolu kafaların içinde çalınan ben davulu, bebelerin kulak zarlarını patlatıyor. Ben bilirim diyen paçavralar, hükümdarlığın lezzetlerini tatmak istiyorlar. Bazen Allah adına, bazen özgürlük adına, bazen de şeytanın adına.
*** 
Müslüman dediğimiz şahsiyetten yoksun kişi, bir sürü gibi koşuyor pençelerinin ardından. İndiriyor merhametsizce darbelerini, kardeşinden ne kadar parça koparırsa o kadar çok övünüyor. Bu memleket inim inim inlerken küfrün ellerinde, kadınlar ve erkekler hep birbirinin karnına bakıyor, karnında sakladıklarına bakıyor; gözlerine bakmıyor. Elleriyle yapıp getirdiklerine hürmet etmiyor, onu alıp tadına bakmıyor; gidiyor, nefretin, düşmanlığın, bencilliğin, ahlaksızlığın bayrağı olan adamların ellerindeki kokmuş yiyeceğe bakıp heves parlatıyor. Elinden geldiğince karanlık körüklüyor, fakat haberi yok, körkütük sarhoş. Sorsan cennet-i âlâyı garantilemiş, keyfince şefaat dağıtıyor.
*** 
Üç sene evvel iki yazı yazmıştım Fethullah Gülen hakkında. Biri 2010 Ocak(*) ayında diğeri Haziran(**) ayında. Çok hırpalıyorlardı; yerden yere vuruyorlardı. Ergenekonun, neoconların hedefindeydi. Zira elindeki her türlü imkanı onlarla mücadeleye ayırıyordu. Masonlara karşı, din düşmanlarına karşı Türkiye’de bir çaba içerisindeydi. Müslümanım diyordu, müslüman ahlâkını önceliyordu.
*** 
Gülen, binbir türlü emekle kurulmuş ve İktidar olmuş olan Ak Parti ile elele vermiş, bu memleketin kanını emen, bu memleketi ahlaksızlaştıran, darbelerle, soygunlarla çürüten ve dinsizleştiren İslam düşmanı karanlık cemiyetlerle mücadele veriyordu. Temiz, çalışkan, düşünen, araştıran nesiller yetiştiriyor, Müslümanın adını karanlıkla, terörle eş tutan  Haçlılara, Siyonistlere, Ateistlere karşı her alanda çaba gösteriyordu. Öyle bakıyorduk, öyle görüyorduk. Haksız söz sarf edenlere karşı da , ‘düşmanlarına bir bakın, sonra onu eleştirin’ diyorduk.
*** 
Ne fayda ki Gülen’in Ak Parti’yi kuran ve 2002’den itibaren iktidar olan Recep Tayyip Erdoğan’la beraberliği 2010 referandumuna kadar sürdü. Ondan evvel, 2008’deki hukuk katliamı olan iki dava ile onları birbirlerinden ayırmak istediler. Gülen’i hapse göndereceklerdi, Erdoğan’ın da iktidarda olan partisini kapatacaklardı. Millet ikisinden de vazgeçmiyordu; lakin Gülen’in gazetecilerinden, Erdoğan’ın eski danışmanlarından Ali Bulaç, Gülen Yargıtay’da beraat edince, yargının adil olduğunu iddia etmiş ve hastalıklı bu akılla yola çıkıp Ak Parti’nin kapatılmasının çok fazla tepki almayacağını söyleyerek ilk fitneyi sokmuştu insanların aklına.
***
Parti kapatılmadı, ama insanların yüreği burkuldu. 2010 referandumunda o ana kadar İktidar Partisi ile Hakan Fidan sorunu yaşayan Gülen, herkesin 'Evet' oyu kullanmasını istemişti, hatta mezardakilerin bile  mümkün olsa gelip oy kullanmaları gerektiğinden bahsetmişti. Referandum sonucu Türkiye, başındaki HSYK ve Anayasa Mahkemesi gibi hukuk hiyerarşisine sokulan iki ergenekon tehdidinden kurtulmuş, geçmiş darbeleri yargılayabilecek imkâna kavuşmuştu. Nitekim, gerekli düzenlemeler yapıldıktan sonra memleket biraz rahatlamıştı.
*** 
Fakat çok geçmedi; 2011'de ihtilaflar devam etti. Ergenekon ve Balyoz darbe teşebbüsleri yargılanırken MİT’in başına Hakan Fidan adında genç ve yetenekli bir isim atanmıştı. İsrail’in istemediği bir isimdi Hakan Fidan; çünkü onu kullanamayacaktı, ondan istihbarat alamayacaktı. Hakan Fidan MİT’in başına geçtikten (25 Mayıs 2010) altı gün sonra İsrail, Gazze’ye giden Mavi Marmara’ya saldırdı. O dönemde Gülen, Mavi Marmara’nın gidişine hoş bakmıyordu, ama gazeteleri ve televizyonları Mavi Marmara’ya destek veriyordu.
***
Gülen, ilk büyük gürültüsünü o zaman çıkardı. Neocon WSJ gazetesine, İsrail’den izin alınması gerektiğini söyledi. Çok büyük eleştiriler aldı. İsrail’e, siyonistlere, masonlara, ergenekona karşı Erdoğanla birlikte mücadele veren Gülen’in bu açıklaması çok büyük tepki topladı. 'Bir düşündüğü vardır, dünyanın her yerindeki okullarını, cemaatinin geleceğini koruyordur' dedik, üzerinde durmadık.  Bakan olan Ertuğrul Günay, Gülen'i sert bir şekilde eleştirirken Bülent Arınç mutedil davrandı. İş geçiştirildi.
*** 
Zincir kopmuştu bir kere.  Oslo süreci ile PKK’yı düze indirmek isteyen Başbakan, Hakan Fidan’ı bu işle görevlendirdi. O ara PKK, Gülen’in okullarına, yurtlarına, dershanelerine saldırıyor yakıp yıkıyor, bombalıyordu Güüneydoğu’da. Gülen terörle şiddetle mücadele edilmesi gerektiğini söylüyordu. Diyaloğun fayda vermeyeceğine inanıyordu. Sözü dinlenmedi. MİT’in KCK’ya soktuğu elemanlar yüzünden açılan bir soruşturmada MİT müsteşarı Hakan Fidan’ın  şüpheli sıfatıyla çağrılmasından sorumlu tutuldu. Gülen’in medya organları bu soruşturmayı savundular, soruşturmayı yürüten savcıyı sahiplendiler.
***
Gülen’in yargısının oluştuğunu iddia eden çevreler, Fenerbahçe’deki şike soruşturmasında da onu suçladılar. Erdoğan bir düzenleme ile şike davasının hararetinin düşmesini sağladı. Sonrasında Cübbeli diye anılan ve Deniz Baykal’la dostluk ilişkileri  olan  başka bir cemaat lideri şahsın, yüz kızartıcı suçtan tutuklanması ile ortam yine gerildi. Fenerbahçe Başkanı’nın tahliye edilmesi sonrasında Cübbeli de kendisine mektup yazan Gülen’in himmeti ile tahliye edildi.
*** 
Gülen’in yargıdaki ve emniyetteki gücü tartışılmaya başlamıştı ve iktidarla arası gittikçe açılıyordu. Zaman Gazetesi yazarları ve cemaatin akademisyenleri şiddetli hükümet eleştirileri yapmaya başladılar. Eleştirinin dozu, muhalif gazetecilerinkinden daha şiddetliydi. Bazı yazarları alay edecek kadar basitleşmişlerdi. Bir anlaşmazlık olduğu kesindi. Hakan Fidan’ın maruz kaldığı benzeri görülmemiş hakaret, doğrudan Başbakanı hedef alıyordu. Başbakan yıldırım hızıyla çıkardığı yasayla müsteşarı korumaya aldı. Ve o andan sonra da Gülen cemaatine karşı mesafeli olmaya başladı.
*** 
Erdoğan, Gülen’in eleman devşirdiği dershanelerin kapatılacağını söyledi ve tüm bakanlıklardan Gülen’in talebelerini dışlamaya başladı. Gülen ve medyadaki temsilcileri bunu hazmedemediler ve yaptıklarının sonuçlarını düşünmeden açık, aleni bir düşmanlık geliştirdiler. Müslümanları gerdiler.
*** 
Hüseyin Gülerce darbeleri araştırma komisyonunda, iktidar partisi vekili ile seviyesi düşük bir ağız dalaşına girdi. Ak Parti’yi kendilerinin iktidar yaptığını iddia etti, vekili küçümsedi. Gülen kendisini herkesten yukarıda görüyor ve düşüncelerinin tartışılmasını bile hazmedemiyordu. Bir mehdi gibi, yetkin ve güçlü tavırlar sergiliyordu. Fakat kendisindeki bu vehmi sorgulamıyor, Erdoğan’ın tek adam olduğunu ima ediyordu. 
***
Gülen, bir başbakanla nasıl konuşması gerektiğini unutmuştu. Özal’la, Demirel’le, Çiller’le  ve Ecevit’le yaptığı oy pazarlıklarına benzemiyordu tavırları. Hatta orgeneral Çevik Bir, 28 Şubat’ta okullarına yönelik baskıyı arttırınca, okulları devlete devretmeye hazır olduğunu söylediği kadar cılız ve çekinik de değildi; Erdoğan’a karşı geri adım atmıyor, aksine gün geçtikçe eleştirilerinin dozunu arttırıyordu. İran politikasını eleştirdi, olmadı Suriye politikasını eleştirdi.
*** 
Gün geldi, yanına çağırdığı çeşitli görüşlerden gazetecilere Erdoğan’ın ‘Güç Zehirlenmesi’ yaşadığını söyledi. Anlaşılamıyordu. Güç Zehirlenmesi, herhangi bir meşru hakka sahip olmadığı halde böyle bir değerlendirme yapan kendisinde varid olan bir hastalıktı aslında. Bu kalitesiz betimleme ipleri tamamen kopardı.
***
Haber kanalı STVHaber Erdoğan’a kısmî ambargo uyguluyordu. Sık sık CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu’nu konuk ediyordu.  Zaman Gazetesi Ahmet Turan Alkan'ın, Şahin  Alpay’ın hadsiz hesapsız yazılarıyla dolacak ve İhsan Dağı, (***) 11 Haziran 2013 tarihli Zaman Gazetesi’ndeki yazısında şöyle diyecekti:

“AK Parti bugün hâlâ güçlü. Bu güç ülkenin sivilleşmesi ve demokratikleşmesine yoğunlaşmalı. Ama aksi yönde bir sürü emare var maalesef. Taraf’ın dünkü haberine göre MİT ile yapılan bir protokol gereği MEB, THY ve Tapu İdareleri ve PTT, sistemlerindeki bütün işlemleri ve bilgileri MİT’e aktarıyormuş. Bu, fiilen bütün insanların MİT tarafından fişlenmesi anlamına gelir. Doğruysa bu dehşet verici. Bunun literatürdeki adı ‘muhebarat’, yani ‘istihbarat devleti’dir. Onca mücadeleden sonra varacağımız yer bu olamaz. AK Parti, böyle bir ‘rejim’e izin veren, göz yuman veya bundan medet uman bir parti haline gelemez. Hem Gezi krizden çıkışın hem istihbarat devletinden sakınmanın yolu AK Parti’nin ‘kuruluş felsefesi’ne dönmesidir.” (Bakınız: Obama'ya 'Büyük Birader' öfkesi)
*** 
11 Haziran 2013 günü, Taksim’deki Gezi Parkı’na yönelik belediye düzenlemesine karşı çıkanların ürettiği protesto ve terör günlerinin 14. Günüydü. Ve Gülen’in tüm ahfadı Abdülhamid Bilici, İhsan Dağı, İhsan Yılmaz ve diğerleri Gezi Parkı’ndaki teröre baştan itibaren destek vermiş, Erdoğan’ın diktatörleştiğini iddia etmeye başlamışlardı. İhsan Dağı’nın son yazısının içeriği bugün Taksim’den saatlerce yayın yapan CNNInt’teki yorumlarla aynıydı. CNNInt Erdoğan’a Avrupa’nın ‘Yeni Hitler’i diyordu. 
***
Gülen’in haber ajansı Cihan’ın Kahire temsilcisi Cumali Önal (Bakınız, Cumali Önal Videosu), Mısır’daki Mübarek yanlısı El Vatan Gazetesi’ne “Erdoğan diktatördür, Mübarek gibidir, Mursi onu örnek almamalı; ama Ak Parti demokratiktir, liberaldir” diyerek  Erdoğan’ın ortadoğu politikasını hançerliyordu. Hedefte Erdoğan vardı.  Açık düşman oydu.
 ***
Gülen 31 Mayıs 2013’te kemikleşen Gezi Parkı terörüne yönelik hemen her gün bir açıklama yapıyor ve Erdoğan’a yapıştırmaya çalıştığı Diktatörlüğü besleyip büyütüyordu. Erdoğan’ın kendilerine ihanet ettiğini düşünüyordu. Fakat o bir âlimdi, ârifti; onun yaptığı  Erdoğan’ın gayretullah’ın gazabından korumak için ona tırnak ucu ile dokunmaktı, şefkatli olan kendisiydi:

“Zulme zulümle karşılık vermemek önemli bir kaide olduğu gibi, mesleğimizin bir esası da şefkattir. Bununla beraber, haksız yere yumruk vuran mü'minin hiç olmazsa kulağını çekmek de şefkatin ayrı bir derinliğidir. Zira, mü'min zâlime tırnak ucuyla olsun dokunulmazsa, onun başına mutlaka “gayretullah”ın tokadı iner; bunu da şefkatliler hiç istemezler.”(****)
 ***
Gezi Parkı’ndaki olaylara bakışı tuhaftı, çelişikti, Erdoğan’ı suçlayıcıydı:

“Fakat, bir yönüyle bizim bir zayıf yanımızı, bazı masum insanların belki zayıf yanları sanılan masum isteklerini istismar etmek isteyen dışta ve içte bir sürü, böyle kulaklarıyla genel havayı almaya çalışanlar da var. Hani bazı mahluklar, kulaklarıyla havayı almaya çalışırlar, kıpırdatırlar kulaklarını, sesleri duymaya çalışırlar. Onlar, böyle bir şeyi duyunca (istismar ederler.) Şimdi dünyada bütün medya Türkiye'nin aleyhinde; burada da öyle, başka yerde de öyle, Avrupa'da da öyle. Sanki kıyamet kopmuş gibi bir halleri var. Suriye'de kıyamet kopuyor umurlarında değil. Irak'ta kıyamet kopuyor umurlarında değil. Daha dünyanın değişik yerlerinde canlı bombalar umurlarında değil. Fakat Türkiye bölgede muvazene unsuru olma durumunda bir devlet.. belli kazanımları olan bir devlet.. belli yere gelmiş bir devlet. İşte bir taraftan o masum istekler.. o masum isteklerin içte bazı kimseler tarafından istismar edilmesi, belli ideolojilere kurban edilmesi o masum isteklerin.. başkalarının da bu meseleyi kendi hesaplarına derinlemesine değerlendirmeleri.. bizim gafletimiz, bizim cehaletimiz, bizim görmezliğimiz; başkalarının uyûn-u sâhire şeklinde, hiç uyumayan gözler şeklinde bizi bir kere daha kündeye getirme adına zemin oluşturma gayretleri. Olan, o oldu.”

Diyecek kadar farkında olan Gülen, az sonra acımaksızın Erdoğan’ı küçümseyecekti. Erdoğan’a yaptığı hadsizliğin farkına bile varmadan. Gezi Parkı’ndaki kendi sorumluluğunu hiç hatırlamayıp geçiştiren kendini beğenmiş, kibir dolu sözlerdi:

“Bu tablo.. bunu Sahib-i Şeriat haber vermiş. İnsanlar kendi ruh ve mana köklerinden koparılınca böyle olacak, haber vermiş onu. Meseleye bu zaviyeden yaklaşınca zannediyorum, biz de bakış zaviyemizi bir kere daha gözden geçirmemiz lazım. Acaba kabahat bu meselelere karşı umursamazlık içinde bakan, her şeyi hafife alan, "şuydu, buydu" deyip geçiştirende mi? Yoksa sokakları bir yönüyle harp meydanlarına çeviren insanlarda mı? Ya da bütün bunların kabahati, sistemde mi? Bizim iyi nesiller yetiştiremeyişimizde mi? Onlara yürekten sahip çıkamayışımızda mı? O zaman sistemin gözden geçirilmesi lazım. Bizim, düşüncelerimizi bir daha gözden geçirmemiz lazım. Biz ettiysek bunları, bence, kendimize dönerek, kendimizle yüzleşerek, burada kendimizle hesaplaşarak, daha büyük hesaplarla karşı karşıya kalmamızdan sıyrılmamız lazım. Şimdi kendimizle yüzleşmezsek şayet, kendimizle hesaplaşmazsak, altından kalkamayacağımız hesaplarla karşı karşıya kalırız, hafizanallah. Terbiye sistemlerimizi gözden geçirmemiz lazım. Kimler o çocuklar? Kimin çocukları o sokaklarda mantıksızca hareket edenler? Hak davası değil o! Hak davası olsa, bir yerde toplanırlar, duygularını dile getirirler, ifade ederler orada, efendice, insanca, eğitim görmüş insanca, ayrılır giderler. Anlayan anlar, anlamayanlar için bir daha çıkar, derler o meseleleri. Organize olurlar bir yönüyle. Madem seçim sandıkları var; onu millete havale ederek, sandığa havale ederek, orada o mevzuda ciddi gayret sarfederler, çalışırlar. Ayakları altlarına gelmeden, gece-gündüz koşturur dururlar; insanları ikna ederler, "Şunu beğenmiyoruz, bunu beğenmiyoruz" derler. Beğendikleri bir şey varsa, onu intihab ederler. Onu da beğenmezlerse, beklerler sabırla; bir başka fasılda onu da bir yönüyle bertaraf eder, başkasını intihab ederler.. başkasını intihab ederler...” (*****)
***
Ama ne hikmetse, boyutları belli olan ve Avrupa’da orada burada tartışılan  Taksim Gezi Parkı’ndaki küresel koalisyonu Gülen görmezden geliyordu:

“Yanıbaşımızda cereyan eden bu takiyye cereyanları ülkemize de sıçramış durumda. Bunun radyoaktif tesiri Türkiye'ye de bulaşmıştır, Mısır'a da bulaşmıştır, Suriye'ye de bulaşmıştır... Böyle onları tahlil etme imkanı olsa bir, yani oralara girme imkanı olsa, makinalarla o insanların kılcallarına kadar nüfuz eden şeyleri deşifre etme imkanı olsa, kılcallara kadar nüfuz edildiğini göreceksiniz." (******)
***
Arap televizyonları, Tarafsız görünmeye çalışan Avrupa kanalları Gülen’den daha vicdan sahibiydiler. Türkiye’de yaşananlar Arap baharları ile karşılaştırılamayacak olan olaylardı. Fakat Gülen için mesele bitmişti; Erdoğan diktatördü ve Türkiye’de ona karşı bir ayaklanma başlamıştı.
***
Benim bu kadar vahim ve  planlı bir propagandaya karşı nutkum tutuldu. Türkiye 2002’de baharını yaşamış olan ve böylelikle dünyadaki diğer baharlara örnek olan bir ülkeydi ve bu baharın hizmetkârlarından biri de Fethullah Gülen’di. Neler olmuştu böyle 72 yaşındaki bu yaşlı adama? Ergenekon tâcirlerinin durduğu yerde duruyor, onlarla yakınlaşıyor, onlarla aynı eleştirileri yapıyor ve  hem içeride hem dışarıda kardeşlerine ihanet ediyordu.
***
Ne oldu sana Fethullah Gülen? Geçmişte Allah rızası için yaptığını düşünüyordum bu yaptıklarını, sen şimdi kimin rızası için yapıyorsun bu yaptıklarını? Gayretullah’ın sahibi sen misin ki Gayretullah’a dokunan bir mücrim diye yaftalıyorsun Erdoğanı? Nifak diyorsun, senin bu yaptığın nedir? Sen mi iktidar yaptın Erdoğan’ı, diyet mi istiyorsun? Bir devletin iki başı olmaz, baş olmak istiyorsan gel memleketine, kurtul Amerikan istihbaratının elinden, parti kur, başbakan ol diyeceğim sana. Eğer aklından eminsen o zaman, gelip sana akıl danışan olduğunda aklının para edeceğini bil; sen böyle açık bir savaş ilan edersen, ergenekoncularla yanaşık düzen 'Diktatör' icat edersen, artık senden  bu memlekete hayır gelmez, bunu bilesin; bu memleket de sana evladını al tepe tepe kullan diye de bir daha vermez.
***
Bir ara yine alevlenmişti Gülen: “ Kur’an müslümanlığı gibi bir sapıklık’ diye tanımlamıştı Kur’an’ı temel kaynak kabul eden müslümanların düşüncelerini.  Kur’an ayetlerine ‘Kuru Nass’ diyerek onları küçümsüyordu da. Bu hesap başka bir hesap, ama akıldan çıkmıyor.
***
Artık  açıkça, ancak üzülerek  söylüyorum: "Asıl diktatör, 22 milyon kişinin gönlüyle oy verdiği Erdoğan değil, gencecik çocukların samimi imanlarını, itaatlerini kendine taht basamağı yapan ve insanların gönlüyle verdiği muhabbeten elde ettiği gücü acımasızca kullanan ve İran’a karşı ırkçılık yapan Fethullah Gülen’dir", diye düşünenlerin sayısı artıyor.
***
Çoğul düşünce artık budur.



Alper Selçuk, 11.06.2013, Antiseptik Anafor 64
Alper Selçuk Yazıları


Cumali Önal Videosu:
http://www.youtube.com/watch?feature=player_embedded&v=NJoitkqHSiA
 (Video askıya alınmıştır; Konuyla ilgili Cumali Önal açıklaması)

Tayyip Erdoğan’a ‘diktatör’ dediniz mi gerçekten?  

Cumali Önal: "Arap Baharı başladıktan sonra Türk dış politikası çok kötü çuvallamaya başladı. Libya’da, Tunus’ta, son olarak da Mısır’da. Ben de bunların yanlış olduğunu söyledim. Arap medyası da bu konuya çok ilgi gösterdi. ‘Türkiye bölgeyi tanımıyor, bilmiyor ve dolayısıyla ileride bu Türkiye’nin başına gaileler açacak.’ diye yazdıkça medyadan ister istemez talepler gelmeye başladı. Müslüman Kardeşler karşıtı bir gazeteciyle röportaj yaptım. Erdoğan’ın parti içinde çok güçlü biri olduğunu söyledim. Diktatör demedim. Sadece, ‘kendi partisi içinde diktatör gibi hareket ediyor’ dedim. Fakat bu sözüm o günün şartlarından da kaynaklanarak çarpıtıldı. Böylece hem Türkiye’ye zarar vermek istediler hem Müslüman Kardeşler’e. Ancak şu söylemi de kullandım. ‘Recep Tayyip Erdoğan tipik bir Ortadoğu lideridir.’"
 http://www.zaman.com.tr/pazar_araplara-turkiyeyi-anlatiyoruz_2235362.html

Obama'ya 'Büyük Birader' öfkesi:
http://www.haberturk.com/dunya/haber/851788-obamaya-buyuk-birader-ofkesi

Fethullah Gülen kimleri sevindirdiğini kendi sitesinden okusun:

(http://www.samanyoluhaber.com/dunya/Israil-zevkten-dort-kose-Erdogan-dusene-kadar/1017075/)

İsrail Parlamentosu Knesset Başkan Yardımcısı Moshe Feiglin:

“Türkiye’deki gösterilerin Erdoğan düşene kadar devam etmesi için dua ediyoruz. Kendisi Yahudi düşmanı. Onunla barışma yolunda mesafe kat etmemize ve resmî özür sunmamıza rağmen bize karşı düşmanca tavrını sürdürüyor”  


İsrail Parlamentosu Dış İlişkiler ve Güvenlik Komisyonu Başkanı Avigdor Lieberman: 
“Türkiye’de olup bitenler karşısında mutluluğumu gizleyemiyorum” 

İsrail Altyapı Bakanı Silvan Şalom:

“Türkiye’yi Yeni Osmanlıların iktidarından kurtaracak her gelişmeyi memnuniyetle karşılarız” 






Seçkin Deniz Twitter Akışı